Hoşgeldiniz,
Ziyaretçi
.Lütfen
giriş yapın
veya
kayıt olun
.
Şubat 06, 2012, 21:03:32 ÖS
Ana Sayfa
Forum
Yardım
Ara
Takvim
Giriş Yap
Kayıt
dostlarbahcesi.net
>
HER TELDEN
>
EDEBİYAT
>
DİVAN EDEBİYATI
>
Divan Edebiyatı Şairleri
Sayfa: [
1
]
Aşağı git
« önceki
sonraki »
Yazdır
Gönderen
Konu: Divan Edebiyatı Şairleri (Okunma Sayısı 1274 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
tยгкยคz
๔๏รtlคг
ѕiтє αdмiη
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 945
๔๏รtค ๔๏รtlยкlคгค
Divan Edebiyatı Şairleri
«
:
Mart 09, 2008, 15:05:14 ÖS »
Gazâlî
Erdi hazân ömrümün veh ki daha bahân yok
Subh-ı sürura ermedim gam şebinin nehârı yok
Gazâlî
16. yüzyılın ikinci plandaki divan şairlerinden. 1467 yılında Bur-sa´da doğdu. Asıl adı Mehmet´tir. Küçük yaştayken tarikata girdi. Zamanla yükselerek, Bursa´nın ünlü «Geyikli Baba» türbe ve tekkesinde şeyh oldu. Sonra müderrisliğe geçti. Akşehir, Amasya gibi yerlerde müderrislik yaptı. Bir dalda durmayan bir adamdı. İkinci Bayezid´in oğullarından Şehzade Korkut´a —Manisa valiliği sırasında— hoca olarak atandı. Zamanla onun yakın dostu ve nedimi oldu. Yavuz Sultan Selim tahta geçince —önce yeminle söz verdiği halde— aradan çok geçmeden, kardeşi Şehzade Korkut´u öldürtünce, İstanbul’a döndü. Hamamcılığa kadar türlü işlere girip çıktı. Oldukça dedikodulu bir yaşamdan sonra Mekke ve Medine´ye göç etti. Elindeki parayla burada küçük bir mescid yaptırdı. Mescidin imamlığını-hocalığını yürüttü. 1534 yılında orada öldü. İnce ve duygulu bir şair olarak tanınır.
Eserleri:
Ünlü bir beyti üzerine «Deli Birader» sanı ile de anılan Gazâlî, bir divan oluşturacak kadar fazla şiir yazmamıştır. Bu yüzden manzumelerinin çoğu zaman içinde kaybolup gitmiştir. Bazı kaynaklar «Divan» ı tamamladığını, ancak Şehzade Korkut´la, Antalya bölgesine doğru kaçarlarken, sığındıkları bir mağarada bu eserin kaybolduğunu ileri sürerler. Şairin, «Dâfiül-Gumûm ve Râfiül-Hümûm» adlı bir de meşhur kitabı vardır. Basılmamış olan bu kitap, çoğu müstehcen, birtakım hikâye ve anılardan oluşmaktadır. Herhangi edebî bir değer de taşımamaktadır. Bunun tek elyazması nüshası İstanbul Üniversitesi genel kitaplığındadır.
dostlarbahcesi.net©2008
«
Son Düzenleme: Mart 09, 2008, 15:09:16 ÖS Gönderen: tยгкยคz
»
Kayıtlı
tยгкยคz
๔๏รtlคг
ѕiтє αdмiη
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 945
๔๏รtค ๔๏รtlยкlคгค
Divan Edebiyatı Şairleri
«
Yanıtla #1 :
Mart 09, 2008, 15:11:56 ÖS »
Nev´î
Geldimse n´ola ben Şuarâ bezmine âhir
Adet budur en sonra gelir bezme kabir
Divan edebiyatının ikinci planda gelen şairlerinden. 1533 yılında Tekirdağ´ın Malkara ilçesinde doğdu. 1599´da —Bakî´den kısa bir süre önce— İstanbul´da öldü. Asıl adı Yahya, şiirde kullandığı mahlası Nev´î´dir. Medrese öğreniminin bir bölümünü Bakî ile birlikte yaptı. Eski kaynaklarda bu iki dostun, zaman zaman çekişmelerle dolu, birçok anısına rastlanılmaktadır. Bir süre Gelibolu´da, sonra istanbul´da müderrislik (profesörlük) yaptı. Halep kadılığına atanmışken, Üçüncü Murat´ın oğullarına hoca yapılarak İstanbul´da alıkonuldu. Üç Doğu dilini de çok iyi bilen Nev´î, şiir dışında din, dil, tasavvuf konularında birçok eser meydana getirdi ve çeviriler kaleme aldı. Gazellerinde fazla bir derinlik yoksa da, yer yer seçkin hayaller ve derin bir lirizm göze çarpar. Dili ve anlatımı hatta Bakî´ye oranla daha duru ve daha külfetsizdir. Mezarı istanbul´un Vefa semtinde, Şeyh Vefa camisinin bitişiğindeki küçük bahçededir. Eskiden böyle küçük bahçe-mezarlıklara «hazîre» denirdi.
Eserleri:
Nev´î´nin otuza yakın eserlerinden en önemlisi, tabiatiyle,Di-vân' dır. Bunun eski harfle baskıları bulunmaktadır. Çoğu çeviri ve bu çevirilerin şerhi (açıklaması) niteliğinde olan öteki kitaplarından bir kısmının adları şunlardır: «Muhassd-ı Kelâm», «Risâle-i Kudsiyye» mesnevi tarzında yazılmış «Netâyic´ül-Fünûn», «Risâle-i Mantık», «Nevâ-yı Us-şaak».
dostlarbahcesi.net©2008
«
Son Düzenleme: Mart 09, 2008, 15:36:32 ÖS Gönderen: tยгкยคz
»
Kayıtlı
tยгкยคz
๔๏รtlคг
ѕiтє αdмiη
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 945
๔๏รtค ๔๏รtlยкlคгค
Divan Edebiyatı Şairleri
«
Yanıtla #2 :
Mart 09, 2008, 15:35:56 ÖS »
Bağdatlı Ruhî
Dün kulağıma çalındı bize olmuş Çalı
Korkarım çala çala ezgiye döndürmeyeler
16. yüzyılın tanınmış şairlerinden. Rumeli´den görevle doğuya gidip Bağdat´ta yerleşen Mehmet adlı bir askerin oğludur. Doğum tarihi bilinmiyor. Eğitimini Bağdat´ta yaptı. Genç yaşında evlendi ise de, iyi bir aile babası olmadığı, ömrünün önemli bir bölümünü —gezginci dervişler gibi— orayı burayı dolaşarak geçirdiği anlaşılıyor. Bu arada İstanbul ve Konya´da kalmış, bir söylentiye göre, İstanbul’da Galata Mevlevihanesi´nde konaklamıştır. Ömrünün son yıllarına doğru Hicaz´a gitti. Oradan dönüşte Şam´da yerleşti ve kentte 1606 yılında öldü. Mezarı oradadır.
Bağdatlı Ruhî´nin Ayaş ya da Abbas Paşa adlı bir vezir tarafından uzun süre korunduğu da hakkındaki bilgiler arasındadır. Yine kendisini koruyanlar arasında Gelibolulu Âlî adı da geçmektedir. Bunun, ünlü tarihçi Âlî Bey olması akla gelmektedir. Son görevi Cidde valiliği olan bu zatın görev dönemi, Ruhî´nin o dolaylarda dolaştığı yıllara rastlamaktadır.
Bağdatlı Ruhî´nin asıl adı Osman´dır. Zamanının geleneklerine uyarak, o da kendisine «Ruhî» mahlasını almıştır.
Şiirlerindeki gibi yaşamı —belki biraz derbeder— ve oldukça renkli geçen Bağdatlı Ruhî, Mevlevîlik tarikatı mensubudur. Bununla birlikte, hiçbir zaman tam bir tekke ve tarikat adamı olamamış, dünya zevklerine ve özellikle güzellere karşı fazla bir dayanıklılık gösterememiştir. Dolayısıyla denilebilir ki, divan şiirinin en tanınmış beş on manzumesinden biri olan «Terkib-i Bend»inin içerdiği toksözlülüğe ve içtenliğe, felsefeye kendi öz yaşamında fazla yer ayırmamıştır. Bunu eski bir edebiyat tarihçimiz şu sözlerle belirliyor: «Bağdatlı Ruhî, hayatı görmüş, fakat hayatta takip edilmesi lâzım olan kanunları ve yolları görememiştir». Ancak dili ve anlatımı, çağdaşlarının çoğundan daha çok halk ifadesine yatkın ve daha pürüzsüzdür. Bu arada halk yığınlarına ve onların genel geleneklerine, göreneklerine en yakından eğilen bir divan şairi olduğunu hatırlatmak da yerinde olacaktır.
Divan şairlerinin hayli önemsediği edebî sanatlar, onun manzumelerinde «aklıma eserse» yer alır, yoksa, kendisini özellikle bu tür ustalıklar göstermeye zorlamaz. Tasavvuf motiflerini daha çok bir araç gereç gibi kullanır. Bazen öfkeli, bazen alaycı, bazen bezgin, bazen da küskün bir biçimde topluma seslenen Ruhî´de, aslında, bu ruh hallerinin toplamından oluşmuş bir kişilik vardır.
Eserleri:
Bağdatlı Ruhî´nin tek eseri Divanıdır. Ancak «Terkib-i Bend»i, uzun yıllar içinde toplumu öylesine etkilemiş, toplumda, edebiyatta ve sanatta öylesine sevilmiştir ki, çoğu kimse bunu da başlı başına bir eser gibi kabul etmiştir ve bu manzume birçok kereler küçük bir kitapçık halinde bağımsız olarak da basılmıştır. Eski harflerle bütün olarak basılan Divanın, bazı «seçmeler» biçiminde, yeni harf baskılan da vardır.
dostlarbahcesi.net©2008
Kayıtlı
tยгкยคz
๔๏รtlคг
ѕiтє αdмiη
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 945
๔๏รtค ๔๏รtlยкlคгค
Divan Edebiyatı Şairleri
«
Yanıtla #3 :
Mart 09, 2008, 16:22:35 ÖS »
Bakî
Kadrini seng-i musallada bilib ey Bakî
Durub el bağlayalar karşına yâr ân saf saf
16. yüzyıl ve bütün divan edebiyatının en büyük bir iki şairinden biri. 1526 yılında istanbul´da doğdu. Geçimini zor sağlayan, Fatih camisinin müezzinlerinden birinin oğluydu- Babası, onu: «Eli çabucak bir sanat tutsun da aile gelirimize katkısı bulunsun» diyerek bir saracın (deri işleri zanaatçılarına verilen san) yanma çırak verdi. Asıl adı Mahmut olan genç çocuk ise son derece zeki ve uyanıktı, okumak istiyordu. Her sabah, dükkâna gidiyorum diyerek evden çıkar, fakat saracın yanma değil, kaydını yaptırdığı medreseye koşar; akşamları da, dükkândan döndüğünü söyleyerek işi idare ederdi. Ancak kısa bir süre sonra durumu ortaya çıktı. Oğlunun böylesine okumak sevdalısı olduğunu gören babası, artık onu serbest bıraktı. Böylelikle o da medrese "öğrenimini rahat bir ortamda sürdürdü.
Medrese öğrenimi —şimdiki kimi konservatuar dalları gibi— sayılı yıllara değil, öğrencinin kabiliyetine, zekâsına, çalışkanlığına dayalıydı. Bu saydığımız niteliklerin tümüne sahip olan Bakî, öğrenimini normal sürenin yarısında tamamladı. Hepsi zamanlarının seçkin bilginlerinden oluşan hocaları, kendisine en kısa zamanda «icazet - diploma» verdiler. Bu arada şiire de heves etmiş, o dönemin seçkin şairlerinden biri olan Zâtî´den şiir ve edebiyat dersleri de almıştı. Müderrisliğe (profesörlük) atandı. Şiirleri de kısa zamanda yurdun dört bir tarafında tanınmış, sevilmişti. Sanat ve edebiyata meraklı olan, sanatçıları ve edebiyatçıları koruyan, kendisi de oldukça güçlü bir şair bulunan. Kanunî Sultan Süleyman, Bakî´nin hayranlarından biriydi. Şairi nedimleri, sohbet arkadaşları arasına kattı. Hatta kimi gazellerine «nazireler» bile yazdı.
Bakî, yurdun en gözde bölgeleri ve kentleri olan Edirne, Mekke, Medine, Halep kadılıklarında başarılı hizmetler verdikten sonra, tekrar İstanbul’a döndü. Eğer bu arada Kanunî ölmemiş bulunsaydı çoktan beri gönlünde yatan arslana kavuşacak şeyhülislâmlığa yükselecekti. Bu isteği gerçekleşmedi. İkinci Selim ve Üçüncü Murat dönemlerinde de saygınlığı geçerlilikte idiyse de, bu padişahların adamları olan rakipleri çoktu. Yine de onu İstanbul kadısı yaptılar. Aradan çok geçmeden Anadolu Kazaskerliği´ne yükseltildi. En büyük ideali olan şeyhülislâmlık, şimdi sadece bir basamak üstündeydi- Zaten şeyhülislâmlar da iki kazaskerden birisi arasından seçilip atanırlardı. Bakî bu makamı beklerken, Rumeli Kazaskerliği´ne getirildi. Bu durum birçok kez, dönüşümlü olarak yinelendi. Yani, Anadolu´dan Rumeli Kazaskerliği´ne, Rumeli´den Anadolu Kazaskerliği´ne aktarılıyor, bu arada bazen boşta da kalıyor, yeniden kazaskerliğe getiriliyor; fakat bir türlü son ve tek amacı olan şeyhülislâmlığa, bu makamın koltuğuna oturtulmuyordu.
Şairimizin, geçirdiği uzun meslek deneyimleri, üstün bir din bilgisi bulunması bu makamı kendisine çoktan hak ettirmişti. Fakat, ortada iki engel vardı: Birisi, bir din adamı olarak, aşırı özgür düşüncelere sahip oluşu ve manzumelerindeki hoşgörülü, serbest havaydı. Öylesi mısra ve beyitleri olmuştu ki, zamanının mutaassıpları, şairi bu yüzden dinsizlikle bile suçlamışlardı; bu suçlamaların ise kamuoyunda az çok etkisi görülmüştü. İkinci engel, şeyhülislâmlık makamı için, hemen her seferinde, daha «arkalı» adayların ortaya çıkmasıydı. Bu arada şair, sabırsızlıkla beklediği makama erişmek şöyle dursun— Üçüncü Murat zamanında sürgüne bile gönderilmişti. Ancak, hiçbir suçu bulunmadığı çabucak ispatlandığından, çabucak da affedilip geri dönmüştü.
Bakî´nin yaşı ilerlemiş, idealine kavuşmak ümidi zayıflamaya başlamıştı. Ancak bu ümit son bir kez daha parladı. Şeyhülislâm ölmüştü ve ortada iki aday vardı: Kendisi ve öteki Kazasker Sun´ullah Efendi. Herkes artık o yüce makama şairin getireleceğini bekliyordu ve elbette Bakî de bu kanıdaydı. Ama, ne yazık ki, bu beklenen de gerçekleşmedi; şeyhülislâmlığa Sun´ullah Efendi getirildi. Yaşlı şairin şimdi adeta bütün dünyası yıkılmıştı. Hemen herkese, her şeye küserek evine çekildi. Son derece sinirli bir adam olmuştu. Bir gün bir hiç yüzünden, hizmetçilerinden birine delicesine öfkelendi. Artık azarlamak için´mi o öfkeyle yatağından fırlayınca aşağı düşüp yere yığıldı. Birkaç gün sonra da son nefesini verdi. Tarih 7 Nisan 1600´dü-Cenazesi Fatih camisinden, Edirnekapı mezarlığına götürülmek üzere kaldırılırken İstanbul sanki yerinden oynadı. Bütün kaynaklar; «Bir şaire şimdiye kadar böyle bir kalabalık asla katılmadığı gibi, bundan sonra da katılması imkânsızdır» diyerek, İstanbul halkının ona karşı gösterdiği sevgi ve saygıyı belirtmek isterler. İşin hüzünlü bir yönü, musalla taşına konmuş naaşının ardında biriken yüzbinlerce halkın el pençe namaza hazırlandıklarını gören ve namazı bizzat kıldıracak olan yeni şeyhülislâm Sun´ullah Efendi, bu manzara karşısında kendini tutamamış, başlıktaki ünlü beyti yüksek sesle okuyarak, hem kendi ağlamış, hem de yüz binleri ağlatmıştı.
Bakî, sağlığında «Sultânü´ş-Şuarâ» diye anılmıştır. Mezar taşmdaki yazıda da; «Ulemâdan ve Sultânü´ş-Şuarâ´dan Mahmut Abdülbakî Efendi´nin ruhu için Fatiha» ifadesi bulunmaktadır.´
Minnet Huda’ya devlet-i dünya fena bulur
Bakî kalır sahîfe-i âlemde adımız
diyen şairimizin adı gerçekten de baki kalacağa benzemektedir.
Ziya Paşa, ünlü «Harâbâr»ın uzun ve manzum önsözünde Bakî için:
«Baki idi nice sayf ü kânun
Perverde-i hâs-ı sâh-ı kanun
Zahir görünür kasidesinden
Tavr-ı gazel-i güzidesinden
Kim tarz-ı kadime kisve vermiş
Şi´r anın eliyle sekle girmiş...»
diyerek, onun divan şiirine getirdiği sağlam yapıyı överken, onun yakın arkadaşlarından Recaizade Mahmut Ekrem Bey de; «Gerçekten de Bakî, Türk şiirinin yenilikçilerinden sayılır. Ona gelinceye kadarki Türk şairleri Türkçe sözleri bir lastik gibi enine boyuna çekip sündürürlerken, o, bu durumu önlemiş, kelimeleri ölçüye sokmak için bozmak bir yana, onlara dilimizin tatlı fonetiğini yansıtmıştır» yargısına varmaktadır.
Şehabettin Süleyman Bey´in Bakî hakkındaki yargısı kısa ve kesindir. O, şair hakkındaki hayranlığını tek bir tümce ile belirtiyor; «Bakî, Osmanlıların Hâfız-ı Şirâzı´sidir». Ancak bu yargıya nereden ve nasıl vardığımı anlamak zordur; çünkü, ünlü İran şairi Şirazlı Hafız´ın derbederliğine Bakî´de rastlamak imkânsızdır. Bakî, Türk divan ve bütün Türk şiirinde gerek eserlerinde, gerek kişisel yaşamında daima ölçülü ve daima ağırbaşlı bir niteliktedir. Yeri gelmişken bu Şehabettin Süleyman Bey´in, eserle, eserin sahibi arasındaki bağlantıyı hiç sezemediğini belgeleyen bir örnek verelim. Bu edebiyat tarihçimiz, başlıktaki ünlü: «Kadrini...» beytini kaydettikten sonra, şöyle demekten kendini alamıyor- «Bakî gibi çok talihli bir adamın bu mısraları niçin yazdığmı anlayabilmek zordur. Belki fazla talihin verdiği bir şımarıklıkla böyle demiştir.»
Günümüz edebiyat tarihçilerinden Agâh Sırrı Levend, Bakî´yi: «Türkçe asıllı kelimeleri aruz ölçüsüyle ilk bağdaştıran odur, edebiyatımıza nazımda İstanbul lehçesini de ilk o getirmiştir» dedikten biraz sonra: «Edebî sanatlara aşırı meraklıdır, hatta bu yüzden çok zaman yapmacıklığa düşmüştür» yollu suçlamalarda bulunuyor. Oysa, kelime oyunlarına başvurmakta Fuzulî hiç de Bakî´den daha geri planda değildir. Zaten divan edebiyatının bu ortak zaaftan kurtulabilmiş pek az şairi vardır ki, biz bu kitapta böy-lelerinin bu iyi niyetli çabalarına her fırsatta dokunmuş bulunuyoruz.
Bakîye ilişkin doğru yargılardan birini de yine ´günümüz edebiyat tarihçilerinden Ahmet Kabaklı vermektedir. Kabaklı, Bakî için özetle şunları söylüyor: «Bakî´nin sanatı, tek sözle, mükemmel´dir. Şiirlerinde ilham ve coşkunluktan ziyade ustalık vardır. Kelimeler tam yerinde kullanılmış, mazmunlar isabetle düşürülmüş, söz sanatlarının hepsine ve zekâ oyunlarına büyük önem verilmiştir. Kendisi, mısra ahenginin en üst derecelerine ulaşmakta eşsiz bir şairdir. Aşırı hayallerden, soyut veya fantazi buluşlardan hoşlanmaz... Bakî´nin şiirinde, yaşadığı dönemin gururlu ve görkemli izlenimleri gibi, istanbul şehrinin havası ve özelliklen de görülür...»
Bütün bunlara Bakî´nin tümüyle dindışı bir şair olduğu gerçeğini eklememiz gerekir. O, gerek tasavvufla, gerek klasik din anlayışına ilişkin konularla hiç ilgilenmemiştir. «Dinle dünya işlerini birbirinden ayıran lâik anlayış gibi, Bakî de sanat-edebiyatla din konularını birbirinden tamamiyle ayrı tutmuştur. O kadar ki, hemen her şairin divanının başında en az birkaç «münâcât» ve birkaç «naat» bulundurması, bir çeşit gelenek haline gelmiş olduğu halde, Bakî bu geleneğe kesinlikle uymamıştır. Aynı tutum Nedim´de de vardır. Mesnevi türünde hiçbir eseri olmayan Bakî´nin en güzel ve başarılı ürünleri gazelleridir. Öyle ki, şaka yollu söylediği:
«Öğrendi gazel tarzını Rûm´un şuarâsı»
beyti, bir bakıma gerçeğin-ta kendisidir. Ondan sonra gelen şairlerden çoğu, bu arada şeyhülislâm Yahya bile, gazelde hep onun izinden gitmişlerdir.
Konuyu tamamlamadan, şairin eski kaynaklarda pek çok rastlanılan zengin anılarından bir ikisini buraya aktaralım:
Bakî, Edirne´ye kadı olarak gitmiştir. Bazı Edirneli şairler, onun şerefine güzel bir mesire yerinde bir kır şöleni düzenlerler. Kent, bağları, bahçeleri ve her yönüyle gerçekten güzeldir. Şölen boyunca durmadan ve adeta başa kakar, gibi bunu yineleyen Edirneli şairler, işi o kadar abartırlar ki, zaten biraz sinirli adam olan Bakî enikonu sıkılır. Durum devam ederken, şöleni düzenleyenlerden biri, kim bilir kaçıncı kez; «Ee, söyleyin bakalım; şehrimizi nasıl buldunuz?» deyince, şairimiz, yarı şaka yarı ciddi, patlar; «Şehriniz gerçekten çok güzel, ama ne yazık ki içinde pek adam yok!..» Bu söz Edirne şairlerini pek öfkelendirir. O günden sonra, açık
ya da kapalı, durmadan Bakî hakkında yergiler yazmaya başlarlar. Bu yergiler giderek kabalaşır, hatta müstehcenleşir Ağırbaşlı Bakî bir süre dişini sıkarsa da, nihayet o da şu dörtlüğü yazıp, onlara göndermekten kendini alamaz:
«Şîr-i dilsin Bakıya âzürde-hâtır olma sen; Ta´n-ı teşrii etseler bir nice halk-ı bî-hüner. Görmez misin itlerin gavgaasını pazarda, İltifat etmez gözer eyler hır âmân şîr-i´nerr!..»
Kısa açıklaması şöyledir: «Ey Bakî, sen gönül arslanısın, hatırın incinmesin; Her ne kadar bir sürü değersiz kişi sana sataşsalar bile!.. Köpeklerin çarşı pazarda nasıl dalaştıklarını görmüyor musun? Oysa erkek arslan, bunlara aldırış bile etmeden, salınarak geçip gider.»
İkinci anı da ilginçtir: Şairi çok seven, çok takdir eden Kanunî Sultan Süleyman, o zamanlar bu durum pek normal bir hal sayılırdı— Bakî´ ye son derece güzel, iyi eğitilmiş, şiirden ve musikiden de çok iyi anlayan bir cariye armağan eder. Tabiî birçokları bunu kıskanırlar. Bakî ise, «Tûtî -Papağan» adlı bu genç kızla pek mutludur. Bir gün tanıdıklarından biri, kıskançlığın da etkisiyle, şaire: «Bak ne kadar talihlisin; Tûtî Hanım gibi bir pırlantaya sahip oldun, değerini bil!..» yollu gevezeliklere kalkışınca, sinirlenen Bakî: «Be adam, bu işi ne kadar uzattınız. Bize armağan edilen şey bir tûtî değil, nihayet bir kargadır...» karşılığını vererek adamı susturur. Ancak, olay döne dolana Tûtî (papağan) Hanım´m kulağına gider. Hassas kadın, buna çok üzülür. Bakî´ye sivrice burunlu ve esmer olduğu için arkadaşları tarafından «karga» sanının verildiğini de bilmektedir. Bir gün şair eve gelir gelmez Tûtî Hanım, eşine şu beyti söyler.:
«Bağteten olmuş iken tûtî gurâba hem-nişîn; Yine şekvayı gurâb eyler, garabet bundadır.»
Bakî bir yandan eşinin bu ince ve sanatlı sitemine hayran kalırken, bir yandan da ondan özür diler. Gurâb sözcüğünün Farsçada karga demek olduğunu belirttikten sonra, şimdi genç kadının beytinin açıklamasını yapalım: «Ansızın, her nasılsa, papağan, karga ile birlikte oturmak şanssızlığına uğramışken, yakınmayı papağan değil de, yine karga yapıyor; gel de buna şaşma!.-»
Divan şiirinin en büyük iki doruğundan biri (öteki Fuzulî) olan Bakî hakkında sözlerimizi, değerli ve rahmetli hocamız Fuat Köprülü´nün tümcesiyle bağlayalım:
«... Bakî her bakımdan büyük sanatçıydı. Osmanlı saltanatının en mutlu ve en görkemli günlerini şûh, kayıtsız sazından dökülen ilâhî seslerle doldurduktan sonra, kulakları daha o sesin yankılarıyla dolu iken Allah´ın rahmetine kavuşmuştu...»
Eserleri: Bakî´nin sanat alanındaki tek ve ölümsüz eseri Divân´ına ait. Mevâkîb-i Leddünniyye, Fazâil-i Cihâd, Mekke Tarihi, Fazâil-i Mekke, Me´âlimü´l-Yakîn adlarındaki düzyazı türünde eserlerinin çoğu genişletilmiş çevirilerdir; din ve tarihle ilgili kitaplardır. Bakî´nin Divân´ı eski ve yeni harflerle birkaç kez basılmıştır.
dostlarbahcesi.net©2008
Kayıtlı
tยгкยคz
๔๏รtlคг
ѕiтє αdмiη
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 945
๔๏รtค ๔๏รtlยкlคгค
Divan Edebiyatı Şairleri
«
Yanıtla #4 :
Ağustos 02, 2010, 12:13:59 ÖS »
Dehhanî
Yanarım mumlayın baştan ayağa
Nedür bu yanmağın pâyânı yok mu
Anadolu Türk Edebiyatında dindışı divan edebiyatının ilk örnekçisi. Nerede, hangi tarihte doğup, yine nerede, hangi tarihte öldüğü konusunda bilgimiz yoktur. Gökçe Horasan Türklerinden olduğu o dönemin Anadolu´ya Horasan´dan sel gibi akıp gelen Türkleri arasında bulunduğu hakkında bazı kaynaklarda tahminlere rastlanılmaktadır. Geniş bir kültüre ve sanat yeteneğine sahip olduğu için Konya´da Selçuklular sarayında saygı ve itibar görmüş, Üçüncü Alâeddin Keykubad´ın sohbet arkadaşları arasına geçmiştir. Bilindiği gibi, Anadolu Selçuklu Devlet´inde konuşma dili Türkçe, yazı ve devlet dili Farsçaydı. Üçüncü Alâeddin´in buyruğu üzerine Dehhânî, mesnevi tarzında bir «Selçuk Şehnamesi düzenlemiştir. Şehname, o zamanlar bir devletin kronolojiye dayalı tarihsel olaylarını manzum ve edebî nitelikte içeren eserlere denirdi. Dehhânî, bu mesnevisini, hükümdann isteği üzerine —konuşulan dil olan Türkçeyle değil— resmî dil olan Farsçayla kaleme almıştır.
Hoca Dehhânî diye de anılan bu şairimizin bugüne kadar elimize varan gazellerinin sayısı dokuzu geçmemektedir. Bir de Sultan Alâeddin´e sunduğu kaside vardır.. Kendisinin eserlerinin büyük çoğunluğunu Farsça yazdığı belli ise de, Türkçe gazel ve kasidelerinin, elimizde bulunan beş on örnekten çok daha fazla olduğu, ancak zaman içinde bunların kaybolmuş bulundukları tahmin edilmektedir. Dehhânî´nİn edebiyatımız açısından en önemli özelliği, Anadolu Türk Divan´ Edebiyatı´mn temelini atanlardan biri olmasıdır (öteki Sultan Veled´dir) ve daha önemlisi de şudur: 13. yüzyılda, artık geniş oranda Türkleşmiş bulunan Anadolu´da ulusal bir edebiyat filizleniyor, ancak hemen bütünüyle tasavvuf ortamında gelişiyordu. Yani, edebiyatın dine ve tasavvufa dayalı olması gerektiği, gibi bir genel kanı vardı. Hoca Dehhânî ise bu akıma uymamış, tüm şiirlerini dindışı konularda yazmıştır; yani, Türk divan şiirinin ilk dindışı şairi odur.
Eserleri:
Aşk, şarap ve doğa güzelliklerine dayalı, lirik şiirleriyle tanınan Dehhânî´nİn dili ve anlatımı da, çağma göre çok düzgündür. Aruza egemenliği, anlatımındaki sağlamlık ve rahatlık şunu ispatlamaktadır ki, 13. yüzyılda Anadolu Türk edebiyatı sadece başlamakla kalmamış, bir hayli ilerlemiştir de. Yoksa Anadolu dışından gelen bir şairin —oldukça hazır bir ortam bulmamış olsa— bu denli başarılı ürünler meydana getirebileceği kuşkuludur.
Türk edebiyat tarihinde, Anadolu Türk edebiyatının en eski iki temsilcisinden biri olan Dehhânî´yi —uzun araştırmalardan soma— bulup ortaya çıkaran kişi, büyük dil ve edebiyat bilginimiz Fuat Köprülü´dür. O, eski kaynaklarda şairin iki gazelini bulmuş, bunları 1926 yılında açıklamalarla yayımlamıştı. Daha sonraları Doçent Mecdud Mansuroğlu, Dehhânî´nin yedi gazelini daha buldu. 1947 yılında, tümü dokuz gazel ve bir kasideden oluşan bu eserleri «Dehhânî´nin Manzumeleri» adı altında yayımladı. Bu kitaba «Selçuklu Şehnâmesfom. de katarsak, şairin bugün için elde bulunan bütün eserlerini belirlemiş oluyoruz. Bu arada, koruyucusu Alâeddh Keykubad’ın 1301 yılında ölümü üzerine, Hoca Dehhânî tekrar anayurdu Horasan´a dönmüş ve bir daha kendisinden haber alınmamıştır.
dostlarbahcesi.net©2010
Kayıtlı
tยгкยคz
๔๏รtlคг
ѕiтє αdмiη
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 945
๔๏รtค ๔๏รtlยкlคгค
Divan Edebiyatı Şairleri
«
Yanıtla #5 :
Ağustos 02, 2010, 12:16:58 ÖS »
Fuzulî
Aşk imiş her ne var âlemde;
İlm bir kil u kaal imiş ancak!
16. yüzyılın ve bütün divan edebiyatı döneminin en başta gelen birkaç şairinden biri. 1494-1495 yıllan içinde doğduğu sanılıyor. Doğum yeri, Bağdat yakınlarındaki Hille kasabasıdır. Gezginci bir Türk aşiretiyken, sonradan Hille´de yerleşmiş «Bayat» boyundan gelmektedir. Babasının adı Süleyman, kendi adı Mehmet´tir. Bu yüzden eski kaynaklarda «Mehmed bin Süleyman» diye geçer. Süleyman Efendi´nin Hille´de müftülük yaptığı söylenmektedir. Bunun dışında ailesi hakkında fazla bir bilgi yoktur. Bu büyük şairimizin İranlı ya da Arap olduğu yolunda, bu uluslarla bazı Batılı bilginlerin savları vardır ama, bunlar yakıştırmadır. Fuzulî, Farsça divanının önsözünde: «Buradaki gazeller Farsçadır ama, ben Türk´üm, anadilim de Türkçedir» demektedir.
Fuzulî´nin öğrenimini nerede, nasıl, —bir kişi hariç— kimlerden yaptığı hakkında hiçbir bilgi yoktur. Ancak.üç Doğu dilini, medrese bilimlerini çok kapsamlı olarak elde etmiş olduğundan başka, astronomi, matematik alanında da geniş kültürle donandığı, hekimlikte de çok ilerlemiş olduğu anlaşılmaktadır. Sanat için bilim sahibi olmanın şartlılığım öne süren şair, Türkçe divanının önsözünde şöyle demektedir: «İlimsiz şiir, esası (temeli) olmayan duvar gibi olur. ve esassız duvar gayette bi-itibâr (değersiz) olur...»
Öte yandan bazı kaynaklar, onun epey dolaştığı, istanbul´a kadar gelip meslekdaşı Bakî ile görüştüğünü yazarlar. Fuzulî, aynı divanının aynı önsözünde, Irak dolaylarından ömrü boyunca uzaklaşmamış olduğunu belirler ve şöyle der: «Menşe ve mevlidim (ortaya çıktığım doğduğum) Irak-ı Arab olup temâmî-i ömrümde gayri memleketlere seyahat kılmadığıma vâkıf oldukta...»
Şairin özel yaşamı konusunda —yine söylentilere dayalı— bildiklerimizden biri de, Hoca Rahmetullah adında bir bilginden özel dersler aldığı, engin Arapça-Farsçasım bu kişiye borçlu olduğu, hocasının kızma delicesine âşık olarak Leylâ ile Mecnun´u bu engin aşkın esini ile tasarladığı, zihninde uzun yıllar hazırladıktan sonra, orta yaşlarda kaleme aldığıdır. Ancak, kendisinin hocasının kızma olan aşkı Leylâ ile Mecnun´daki gibi felâketle sonuçlanmamış, Rahmetullah Efendi, kızmı şaire vermiştir. Bu mutlu evlilikten şairin Fazlı adında bir de oğlu dünyaya gelmiştir. Oğlu Fazlı Efendi de ilme ve şiire yönelmişse de, babasının ulaştığı o yüce dereceye erişememiştir.
Türkçe, Arapça, Farsça her üç dilde de tam ve büyük birer divanı bulunan Fuzulî, bu üç divan içinde en zayıfı olarak Türkçe olanım gösterir. Farsça divanının önsözünde: «Türkçe gazellerim benim çocukluk, ilk gençlik ürünlerimdir» der. Artık bunun bir gerçek mi, bir alçakgönüllülük mü olduğunu kestirmek elbette zordur. Fuzulî´nin Sünnî değil, Şiî mezhebine bağlı bulunduğu hakkındaki söylentiler kuvvetlidir. Ünlü İran Şahı Şah İsmaü´in kendisini korumuş olması, hatta bir gazeline nazire (sözlüğe bkz.) düzenlenmiş bulunması, bu söylentiyi güçlendirmektedir. Şairin bu Şah´a sunduğu «Beng ü Bade» mesnevisinde Osmanlı padişahını —uyuşukluğundan ötürü— beng, yani afyona ve Şah İsmail´i de —ataklığından ötürü— bade, yani şaraba benzettiği ileri sürülür. Allegorik nitelikteki bu kısa eserinde, nihayet, şarabı afyondan daha güçlü ve üstün göstererek, Şah İsmail´i, Osmanlı padişahı İkinci Bayezid´den daha yüce olarak tanıtmış olur.
Beng ü Bâde´ma konusu böyle allegorik bir oranlamaya dayatılmış ve, Fuzulî gerçekten böyle bir oranlama yapmış bile olsa, gerçekler şairi haksız çıkarmış durumdadır. Çünkü, çok geçmeden İkinci Bayezid´in oğlu Yavuz Sultan Selim, 1514´te, Şah İsmail´in tacım tahtını başına geçirerek, aradan yirmi yıl geçtikten sonra da Yavuz´un oğlu gelip Bağdat´ı İranlılardan alacak, Fuzulî´ye gelince, o da bu ünlü cihan hükümdarının Bağdat´ı alışım, ona:
«Geldi bürc-i evliyaya pâdişâh-ı nâmdâr»
beytiyle tarih düşüren pek seçkin bir kaside sunarak karşılayacaktır. Kanunî´ nin bu kaside üzerine Fuzulî´ye «Bağdat evkafından bir maaş bağlattığı, fakat şairin, o istanbul´a döndükten sonra Evkaf memurlarından bu maaşım almakta çok güçlükler çektiğini —okul kitaplarının demirbaşı olan— ünlü şikâyet mektubundan öğrenmekteyiz.
Doğum tarihi kesin olmayan Fuzulî´nin ölüm yılı kesinlikle bilinmektedir. Şair, 1556´da Kerbelâ´da ölmüştür. Günümüze gelinceye dek pek haraplaşan türbesi, son yıllarda Türkiye tarafından onartılmıştır. ,
Fuzulî, Türk edebiyatının en duygulu, lirizmi en yüksek dereceye yü-celmiş şairi olarak bilinir. Onun hemen bütün manzumelerinde elem ve ıstırabı dile getirmiş olmasından dolayı, kendisini ömür boyu yoksulluk içinde yaşamış bir kimse olarak düşleyenler ve topluma bunu böyle sunanlar çoğunluktadır. Ancak, onun gerçekten yoksunluk ve yoksulluk içinde sürün-disüğünü —eserlerindeki elemli seslenişlere dayanarak— belgelemek istemek de yamalmaya yol açabilir. Kuvvetle muhtemeldir ki Fuzulî, ne zengin ne fakir, orta halli bir düzende yaşamını sürdürmüştür. Birçok edebiyat tarihçilerimizin: «Fuzulî öyle bir şahıstır ki, hayatı ıstıraplarla dolu olarak geçmiştir» türünden yargıları hiçbir zaman gerçeğin ta kendisi olmamak gerekir.- Yanmak ve yakılmak, sürekli şikâyetlerde bulunmak bu şairimizin biraz üslûp özelliği, biraz da karakteri sayılmalıdır. Bize kalırsa lirizmle onun kelime ve tamlamalarımdaki yankılarını birbirinden ayırmak gereklidir. Sonra unutmamak gerekir, bu büyük şairimizin her söylediğini gerçek olarak kabullenmemiz gerekmez. İşi biraz da fantaziye dökerek sorabiliriz: diyen, yine bizzat kendisi değil midir?
Fuzulî, «sofi bir şair» değilse de, «mutasavvıf bir şairedir. Yani, hemen her türdeki manzumelerinde tasavvuf malzemesine oldukça geniş ölçüde yer ayırmıştır ama, onun manzumelerindeki bu tasavvuf, bir amaç değil, bir araçtır. O da Doğulu pek çok benzerleri gibi, tasavvufun alabildiğine zengin ve renkli kaynaklarından bol bol yararlanmış, esinlenmiştir. Ne Var ki, gerçekten güçlü ve usta bir sanatçı olduğundan, tasavvuf tutkunları, onun bu yöndeki kaynağından da kana kana içebilirler.
Şairin aşk anlayışına gelince: Bu aşk, hem çağdaşı Bakî´ninkinden, hem de iki yüzyıl sonraki meslektaşı Nedim´inkinden çok belirgin ayrılıklar gösterir. Divan şairlerimiz içinde —sofilerin aşk anlayışları hariç— Fuzulî´den başka hiçbir şair aşka, bu şairimiz kadar beşerî kutsallık yöneltmemiştir. Onun aşkı ne söfîlerinki çapında Tanrı aşkıdır, ne de Nedim´in peşinde koşup durduğu bedensel aşktır. Fuzulî aşka, salt «aşk» olduğu için derin bir saygı´duyar. Özel yaşamındaki tutum ve davranışı nasıl olursa olsun, şiirdeki aşk anlayışının dayanağı ve hatta temeli bu saygıya oturtulmuştur. Bu aşk, bedenden de, Tanrı´dan da uzak ve ayrıdır ve kendi basma, kendine özgü bir içeriği bulunmaktadır. Birçok incelemeciler —belki erişilmezliğini göz önüne alarak— Fuzulî´nin aşkını (Tanrısal aşk, mecazî aşk, platonik aşk...) biçiminde adlandırmışlardır. Bakî´nin aşkı, Fuzulî´ninkinden hayli aşağılardadır. İlle onu da bir yere oturtmak gerekirse, şöyle dememiz, sanırız, yerinde olur: Bu şairimizin aşkı, beşerî niteliktedir; fakat, ona zaman zaman Fuzulî´yi lıatırlatan yücelikler katılmıştır. Öte yandan, Nedim´in aşırı .be-denselîiğinden ayrı ve uzak bulunduğu da gerçektir. Başka, bir deyimle: Bakî aşkı işlerken, Nedim´e çok yukarılardan, fakat Fuzulî´ye hayli aşağılardan bakar. Bu oranlama ise —o kanıdayız ki— Fuzulî´nin aşk anlayışını oldukça belirlemiştir.
Lirizmiyle, tasavvuf malzemesiyle, belli dozdaki felsefesiyle sadece divan şairlerini değil, tekke ve saz şairlerini de etkilemiş olan Fuzulî; kendisinden sonraki kuşakları ateşiyle alevlendirmiş, ışığıyla aydınlatmış bir odak noktasıdır.
Fuzulî dili ve anlatımıyla tam kendi döneminin şairidir. Kullandığı Azerî lehçesi, bu lehçenin tüm ve yaygın özelliklerini kapsamadığı için, Anadolu lehçesinden belli belirsiz bir farklılık gösterir. Şairimizin —kanımızca— en olumsuz yönü, öylesine zengin bir şiir hazinesine sahip olduğu halde, sık sık kelime oyunlarına, edebî sanatlara yönelmesidir. Eğer bunlara iltifat etmeye gerek duymasaydı, çok daha geniş yığınlar. onun şiirlerinin zevkine çok daha kolaylıkla varabilirlerdi.
Fuzulî´yi böylece ve kısaca tanıtmaya çalıştıktan sonra —zihinlerde soru işareti uyandırabileceğini sandığımız— bir noktaya daha dokunalım: Başlıktaki beyitin üstten açıklaması şöyledir: «Şu evrende gerçekten var olan, üzerinde durulması gereken tek konu aşk imiş. İlim denilen şey, meğer bir dedikodudan başka bir şey değilmiş.»
Bu durumda, haklı olarak, «Kendisi bir bilim adamı olan, sanatta bile bilimi arayan, bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, diyen bir adamın öte yandan aşkı bu denli yükseltip bilimi bu denli önemsiz sayması bir çelişki değil midir?» diye düşünenler çıkabilir. Bunu yanıtlamak için, Önce başlıktaki bu iki mısraın tümünü oluşturan dörtlüğü ele alalım:
İlim kesbiyle pâye-i rifat
Arzû-yi muhal imiş ancak,
Aşk imiş her ne var âlemde;
İlm bir kil u kaal imiş ancak!
Görülüyor ki, ilk beytin açıklaması yapılırsa, ikinci beytin anlamı asıl gücüne ve değerine oturtulabilecektir. İlk beyitte: «İlim kazanarak, ilim elde ederek yükselmeyi düşünmek, gerçekleşmesi imkânsız bir arzudur...» deniliyor. İki beyit birbirine bağlandığında da şairin ne demek istediği kesinlikle belirleniyor. «Yükselmek için bilim yeterli bir araç değildir; yükselmenin en iyi yolu, amaca olanca aşkla sarılmaktır...» Bu arada bir açıklamada daha bulunalım. Fuzulî´nin bu dörtlüğü —-bizim de başlıkta yaptığımız gibi— çoğu zman, çoğu yerde ilk beytinden arındırılarak, tek başına örneklendirilir. O zaman ikinci beyit tasavvuf havasına bürünür ve «İlâhî aşk, her şeyin üstündedir; her şey onun içindedir, her şey onunla bütünlenir, tamamlanır» yorumuna dönüşür.
Eserleri:
Fuzulî´nin manzum-mensur eserlerinin sayısı yirmiye yakındır. Bunlardan bir kısmı aşağı yukarı son elli, altmış yıl içinde bulunmuştur. Zaman süreci içinde bunlara başka yenilerinin katılabileceği de olasıdır. Mevcut eserlerinden başlıcalafı şunlardır: Divân: (Üç Doğu dilinde de düzenlenmiş üç ayrı divan. Bunlarm hepsi aynı güçtedir ve o dillerin edebiyatlarında seçkin yerleri vardır), Leylâ ile Mecnun: (Ünlü aşk hikâyesi, açıklama bölümünde bilgi verilmiştir), Hadikatü´s-Suadâ: (Kerbeîâ olayını derin bir içtenlikle anlatan, yer yer manzum bölümleri de bulunan kitap, Hüseyin Vâız´dan genişletilerek yapılmış çeviri), Beng ü Bade: (Yukarıda bilgi sunulmuştur), Sıhhat ü Maraz, Sâki-nâme, Münazara-i Rind ü Zâhid, Entâl-Kalb, Tercüme-i Hadîs-i Erbain, vb. (Değişik konularda manzum-mensur ve çeviri eserler).
Fuzulî´nin Türkçe Divan´ı, eski harfler döneminde sekiz, on kez basılmıştır. Yeni harflerle de birkaç baskısı yapılmıştır. Kenan Akyüz - Sedid Yüksel baskısı ile Abdülbaki Göîpmarlı baskısı, bunların başta gelenlerin-dendir. Hadika´yı 1955 yılında Salâhattin Güngör sadeleştirerek yayımlamış, Beng ü Bâde´rim. bilimsel yayımını da Kemal Edib Kürkçüoğlu hazırlamıştır.
dostlarbahcesi.net©2010
Kayıtlı
Sayfa: [
1
]
Yukarı git
Yazdır
« önceki
sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:
Gitmek istediğiniz yer:
-----------------------------
DUYURULAR
-----------------------------
=> FORUM KURALLARI
=> DUYURULAR
=> ÖNERİ ve İSTEKLER
-----------------------------
HER TELDEN
-----------------------------
=> TANIŞMA
=> EDEBİYAT
===> ATASÖZLERİ ve DEYİMLER
===> DİVAN EDEBİYATI
=> HİS DÜNYASI
=> DUALAR KÖŞESİ
=> TAVSİYELER
=> KIRK AMBAR
=> ÖDEVLERİMİZ
-----------------------------
AİLE ve ÇOCUK
-----------------------------
=> AİLE
=> AİLE ve ÇOCUK
=> SAĞLIKLI HAYAT
=> DOSTLARBAHÇESİ MUTFAK
===> PRATİK BİLGİLER
-----------------------------
TARİH ve PORTRELER
-----------------------------
=> PORTRELER I
=> PORTRELER II
=> TARİHTE YOLCULUK
-----------------------------
TEKNOLOJİ BİLGİSAYAR İNTERNET
-----------------------------
=> PROGRAM ARŞİVİ
=> PROGRAM ARŞİVİ II
=> BİLGİSAYAR ve İNTERNET
=> WEB TAVSİYE
-----------------------------
MULTİMEDYA
-----------------------------
=> RESİMLER
=> DİNİ RESİMLER
=> KOMİK RESİMLER
=> EZGİLER
=> FLASH ve ANİMASYON
-----------------------------
OYUN EĞLENCE
-----------------------------
=> MİZAH
=> OYUN PARKI
=> BİLMECE BULMACA
-----------------------------
ANKETLER
-----------------------------
=> ANKETLER
=> GERİ DÖNÜŞÜM KUTUSU
Yükleniyor...