Hatıra!

Biliyoruz gündemi(miz) yoğun! Siyasi çekişmeler, ihtiraslar, alacak verecek kavgaları, çatışmalar, operasyonlar, gaziler, şehitler...vs. Bu soğuk gündem de sizler ile sıcak şeyler konuşmak istedik. Evet, öyle demiş birisi! Dün "Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırının olduğu" dünyada acaba bugün insanın "Kadr-ü kıymeti" ne oranda biliniyor ki?.. Tacı fincana giydirdiğinden beri kahveyi sunan eller unutuldu... Kahvenin "kırk yıllık" hatırı, toza-buza yazılan yazı kadar ömür süremedi.. Dünyaya "hatır, gönül nedir ki?" seklinde kör düğümler atıldı.

Her hatıranın bir hatırı vardır. Dün "Hatırım kalır." diyenlere karşı boyunlar bükülür, diller lâl olur, akan sular dururdu. Hatıralar taptaze olarak zihinlerde kalır, sandıkların en nadide yerlerine saklanıp, kalplere çelikten taht kurardı. Çeyiz olurdu... Mendil olurdu... Tespih olurdu... Tas, çömlek olurdu... Ama en güzel yerlere konurdu... Yapılan şeyin manasına değer verilirdi. Tıpkı "Madden kaç para eder manan olmasaydı" gibi düşünülürdü. Hele baba, ana yadigârı deyince söz götürmezdi... "Dedenin bir kahvesini içtim, hatırı var." sözü, söyleyenin elini kolunu bağlardı. O, vicdanlarda yaşayıp, dal budak salıp bahardaki yaprakların nazlanışı gibi her zaman nazlı olurdu... Kalplerde açılan gül, kafeslerdeki bülbüldü... Adıyla sanıyla hatıraydı, hatırı olurdu... Eskimezdi, silinmezdi. Babadan oğula bırakılan taç, gurbetten gurbetçiye, arkadaştan arkadaşa bırakılan en büyük mirastı… "Baş üstüne diye kabul edilip, gönül sarayında yer gösterilirdi"…

Zaman denen kuşun kanatlarına binen her şey uçup gitti, bir hayal oldu... "Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş" dendi. Her gidişin ardından ıstırap ve hasret yudum yudum yudumlandı... Gözler inci taneleri gibi yaşlar akıttı. Adeta cam gibi dondu, ağızları bıçak bile açamadı, kilitlendi… Geçen günler her şeyi silip süpürdü... Ve bezimiz öyle bir taraktan geçti ki, iyilik duyulan tarağın dişlerinde lif, lif takılıp kaldı... Dün, ruh inceliğine sahip insanların hatıraları çınar ağacı gibi gök kubbede boy göstermişti… Gölgesinde nice insanlar serinleyip huzur bulmuştu. O insanlardan, yaşadıkları huzur dolu âlemden miras kalan her "eskimez" eski diye kenara itildi... Ardından gönül boşluğunda buruk buruk acılar hissettik... Ve pahalı "hediyeler" ucuz "hatıralar" bıraktı… Altın oldu, gümüş oldu, kehribar oldu... Ama bir türlü gönül tahtına nakşedilemedi…

Hasretle yollara baktık... Geçip gidenlerden ne bir iz ne de bir işaret görebildik... Seherde rüzgârı bekledik, yine bir şey yoktu... Toprağı dinledik, diline tercüman olamadık... Galiba o yollar başka yollar, o izleri başka izler yok etmiş... Şimdi patika yollar cadde olmuş asfaltlanmış... Ne bir diken, ne bir çalı ne de bir taş kalmış... Her şey güzel olmuş ama iyi olamamış... Zira madde dünyasındaki debdebe ve ihtişam ruh dünyamızı viraneleştirmiş... Yollar genişlerken gönüller daralıp patikalaşmış... Eski huzur dolu âlemden kalanları galiba kuşlar terennüm ediyor... Biz; kenara itilmiş, kalabalıklar içinde yapayalnız kalmışlık edasıyla eski devirlere bakıp, "her şeye" hasret türküleri dizdik... Gizli gizli, "Gel," diye el ettik... Şimdi umut dolu gözler, yaşlı ve ufukta, ufuk insanla diz dize gelme yolundayız... Şimdi, mazimize destan düzen bizler, tomurcuklanma, başak tutma dönemindeyiz.

1309 Goruntulenme | 0 Yorumlar
Yorum seçenekleri bu makale için kapatildi.